İçeriğe geç
Okmeydanı, İstanbulbilgi@okculukarastirmalari.org
Okçuluk Araştırmaları Enstitüsü

Okçuluk Tarihi

Okçuluk Tarihi

Ok ve yayın izinde, bozkırdan bugüne uzanan uzun bir tarih.

Okçuluk, insanlık tarihinin en eski beceri alanlarından biridir. Avcılıktan savaşa, eğitimden spora, törenden kültürel hafızaya kadar birçok alanda varlık göstermiştir. Türk tarihinde ise ok ve yay; yalnızca bir silah değil, aynı zamanda hareket kabiliyeti, disiplin, maharet, hâkimiyet ve toplumsal düzenin sembollerinden biri olmuştur.

Asya Hunları ve okçuluk
Bozkır Geleneği

Atlı yaşam biçimi, geniş coğrafyada hareket edebilme kabiliyeti ve savaş düzeni, Türk okçuluğunun gelişiminde belirleyici unsurlar arasında yer almıştır.

Osmanlı Öncesi Okçuluk Tarihi

Ok ve yay, tarih boyunca güç, korunma ve hareket kabiliyetinin sembolü oldu.

Ok ve yay, tarih öncesi devirlerden itibaren insan topluluklarının hayatında belirleyici bir yer edinmiştir. Başlangıçta avcılık ve korunma ihtiyacıyla kullanılan bu araçlar, zamanla savaş meydanlarında, törenlerde, eğitim sistemlerinde ve kültürel anlatılarda önemli bir konuma yükselmiştir. Mısır, Asur, Hitit ve Çin gibi farklı medeniyetlerde ok ve yay değişik biçimlerde kullanılmış; ancak özellikle Orta Asya bozkır kavimlerinde hem teknik hem de stratejik açıdan çok gelişmiş bir seviyeye ulaşmıştır.

Türk topluluklarında okçuluğun bu kadar güçlü bir yer edinmesinin temelinde, yaşanılan coğrafyanın şartları ve hayat tarzı bulunur. Bozkır hayatı, sürekli hareket etmeyi, geniş mesafeleri aşabilmeyi ve gerektiğinde hızlı şekilde savunma ya da saldırı düzeni alabilmeyi zorunlu kılmıştır. Bu nedenle okçuluk yalnızca savaş zamanında ihtiyaç duyulan bir beceri değil, çocukluktan itibaren öğrenilen ve gündelik hayatın içine yerleşen bir maharet alanı olmuştur.

Türklerde askeri eğitim küçük yaşlarda başlar; çocuklar binicilik, avcılık ve ok atma faaliyetleriyle hem bedensel hem de zihinsel olarak yetiştirilirdi. Barış zamanlarında yapılan törenler, eğlenceler, at yarışları ve ok atma yarışmaları da gerçekte savaş kabiliyetini canlı tutan pratikler olarak görülürdü. Bu sebeple Türk toplumunda savaşçı ile halk arasındaki ayrım birçok dönemde silikleşmiş; “ordu-millet” anlayışı okçuluk gibi askeri becerilerin sosyal hayatla iç içe yaşamasını sağlamıştır.

İskit askeri tasviri
İskitler

At üzerinde okçuluğun erken temsilcilerinden biri.

Pers kaynaklarında “Saka” adıyla da anılan İskitler, M.Ö. 8. yüzyıldan M.S. 2. yüzyıla kadar geniş coğrafyalarda etkili olmuş bozkır kavimlerinden biridir. Ok ve yayın sağladığı hareket üstünlüğü sayesinde büyük alanlara yayılmış; atlı savaş düzenindeki maharetleriyle hem doğu hem de batı kaynaklarında dikkat çekmişlerdir.

İskit okçuluğunun en dikkat çekici yönlerinden biri, at üzerinde dörtnala giderken geriye dönüp ok atabilme becerisidir. Bu atış biçimi, hem fiziksel denge hem de yüksek dikkat gerektirdiğinden, İskitlerin savaş alanındaki hareket kabiliyetini açıkça göstermektedir. Arkeolojik bulgular ve tarihî kayıtlar, İskitlerin yalnızca iyi ok atan savaşçılar değil, aynı zamanda silah yapımında da yetkin olduklarını ortaya koymaktadır.

İskit yayları, at üzerinde kullanılmaya uygun olacak şekilde kısa ve güçlü yapıdaydı. Ortalama bir metre civarında olan bu yaylar; ahşap, kemik, boynuz, sinir ve tutkal gibi malzemelerin bir araya getirilmesiyle üretilirdi. Okları ise çoğunlukla hu ya da huş ağacından yapılır, uç kısımlarında bronz kaplamalı demir kullanılırdı. Okçuların yanlarında çok sayıda ok taşıması da onların savaş tarzının sürekli hareket ve yoğun atış üzerine kurulu olduğunu göstermektedir.

Asya Hunları
Asya Hunları

“Yay çeken kavimler” ifadesiyle anılan askeri güç.

Orta Asya kavimlerini ilk defa büyük bir siyasi birlik altında toplayan Asya Hunları döneminde ok ve yay, Türk askeri tarihinin en güçlü unsurlarından biri haline gelmiştir. Özellikle Mete Han devriyle birlikte Hun askeri teşkilatı, disiplinli hareket tarzı ve okçuluk kabiliyetiyle ön plana çıkmıştır.

Çin kaynaklarında Hun birliğinin “yay çeken kavimler” şeklinde tanımlanması, ok ve yayın Hun toplumundaki merkezi konumunu göstermesi bakımından önemlidir. Hunlar için ok ve yay, yalnızca savaşta kullanılan bir araç değil; toplumsal düzeni, askeri disiplini ve siyasi gücü temsil eden sembolik bir unsur haline gelmiştir.

Bu dönemde Türk okçuluk tarihine kazandırılan en dikkat çekici unsurlardan biri, Mete Han’a atfedilen “ıslık çalan” ya da “vızıldayan” oktur. Bu ok, yalnızca hedefe ulaşan bir savaş aracı değil; aynı zamanda ses çıkararak birliklere yön veren, işaret bildiren ve karşı taraf üzerinde psikolojik etki oluşturan bir araç olarak kullanılmıştır.

Islık oku
Islık Oku

Sesle işaret veren özel ok türü.

Islık oku, Türk okçuluk geleneğinde özel bir yere sahiptir. Daha sonraki dönemlerde “çavuş oku” olarak da anılmış; çoğu zaman işaret vermek, yön göstermek, birlikleri sevk etmek veya karşı tarafta psikolojik tesir oluşturmak amacıyla kullanılmıştır. Bu yönüyle okçuluk tarihindeki teknik çeşitliliği ve askeri zekâyı gösteren önemli örneklerden biridir.

Avrupa Hunları

Hun tipi yay, Avrupa’ya kadar uzanan bir teknik etki oluşturdu.

Hunların Avrupa’daki temsilcisi olan Avrupa Hunları döneminde ok ve yay, temel savaş araçlarından biri olmaya devam etmiştir. Avrupa Hunlarının kısa sürede büyük askeri başarılar elde etmesinde, hareketli savaş düzeni kadar ok ve yay kullanımındaki ustalıkları da etkili olmuştur.

Bu dönemde yalnızca okçuluk becerisi değil, yay yapım usulü de dikkat çekicidir. Hun tipi yay yapımının Avrupa’nın farklı bölgelerine kadar ulaşması, Türk bozkır okçuluğunun teknik tesirini gösterir. Kaynaklarda bu dönemde çok sayıda yay ustasının bulunduğu ve yayların kimi zaman babadan oğula geçen değerli eşyalar olarak kabul edildiği aktarılmaktadır.

Avrupa Hunları örneği, okçuluğun yalnızca bir savaş pratiği değil, aynı zamanda malzeme bilgisi, zanaat, aile geleneği ve askeri stratejiyle birlikte ele alınması gereken geniş bir kültürel alan olduğunu göstermektedir.

Göktürkler ve Sonrası

Ok ve yay, savaş aleti olmanın yanında siyasi bir sembol haline geldi.

Türk kültür tarihinde Hunların devamı olarak görülen Göktürkler döneminde de ok ve yay en önemli savaş araçları arasında yer almıştır. Ancak bu dönemde ok ve yayın anlamı yalnızca askeri alanla sınırlı kalmamış; siyasi, sembolik ve idari kullanımlar da ortaya çıkmıştır. Göktürklerin altın uçlu okları balmumuna sürerek mühür gibi kullanmaları, bu sembolik anlamın dikkat çekici örneklerindendir.

II. Göktürk Devleti döneminde Çinli yöneticilerin Göktürklerin hayat tarzını değiştirmek amacıyla ok, yay ve benzeri silahları toplatıp imha ettirmesi de ok ve yayın Türk toplumundaki önemini gösterir. Bir toplumun silahlarının ortadan kaldırılması, yalnızca askeri gücünün zayıflatılması anlamına gelmez; aynı zamanda onun hayat tarzına, özgüvenine ve kültürel devamlılığına da müdahale anlamı taşır.

Göktürklerden sonraki dönemlerde Uygurlar, Kırgızlar, Bulgarlar, Uzlar, Peçenekler ve Kumanlar gibi Türk topluluklarında da ok ve yay önemini korumuştur. Bu toplulukların pek çoğu Hunlardan gelen ok yapım geleneklerini sürdürmüş; özellikle hu ya da huş ağacını ok yapımında tercih etmiştir. Bulgarların av için farklı uçlara sahip oklar üretmeleri, bu dönemde kullanım amacına göre teknik çeşitlenmenin de yaşandığını göstermektedir.

İslâmî Devir

Okçuluk, İslâmî dönemde yeni bir anlam katmanı kazandı.

İslâmî dönemde ok ve yay, askeri ve sportif değerinin yanında dini ve ahlaki bir anlam kazanmıştır. Okçuluk, çeşitli ayet, hadis ve rivayetlerle teşvik edilmiş; sonraki yüzyıllarda kaleme alınan okçuluk risalelerinde bu teşvikler önemli bir yer tutmuştur. Böylece ok atmak, yalnızca bedensel maharet değil, aynı zamanda disiplin, niyet, edep ve sorumlulukla ilişkilendirilen bir uğraş haline gelmiştir.

Hz. Peygamber’in gazve ve seriyyelerde ok ve yay kullandığına dair rivayetler, İslâm toplumlarında okçuluğa verilen önemi artırmıştır. Sa‘d b. Ebi Vakkas’ın Uhud Gazvesi’nde gösterdiği maharet sebebiyle İslâm geleneğinde okçuların piri olarak anılması da bu anlam dünyasının önemli örneklerindendir.

Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesiyle birlikte savaş, talim ve okçuluk anlayışı yeni bir çerçeve kazanmıştır. Cihad, şehadet, adalet, disiplin ve sorumluluk gibi kavramlar, okçuluk kültürünün yorumlanmasında etkili olmuştur. Böylece Türk okçuluğu, bozkırın hareketli savaş pratiği ile İslâmî dönemin ahlaki ve manevi anlam dünyasını bir araya getiren güçlü bir yapıya dönüşmüştür.

Selçuklu dönemi okçuluk
Selçuklu okçuluğu
Selçuklular

Ok ve yay, Selçuklularda askeri başarı kadar hâkimiyetin de işaretiydi.

Selçukluların küçük bir Türkmen topluluğundan kısa sürede büyük bir devlet haline gelmesinde, atlı savaş düzeni ve okçuluk mahareti önemli bir yer tutmuştur. Ok ve yayı etkili kullanabilmeleri, onların hem meydan savaşlarında hem de hareketli askeri stratejilerde üstünlük sağlamasına katkıda bulunmuştur.

Selçukluların okçuluktaki maharetine dair en dikkat çekici anlatılardan biri, Gazneli yöneticilerinden Arslan Câzib’in Sultan Mahmud’a Selçukluları kontrol altında tutmanın yolu olarak onların başparmaklarının kesilmesini teklif etmesidir. Sultan Mahmud bu teklifi reddetmiş olsa da söz konusu anlatı, Selçukluların ok ve yay kullanımındaki yetkinliğinin dönemin siyasi aktörleri üzerinde bıraktığı etkiyi göstermesi bakımından önemlidir.

Tuğrul Bey ve Alp Arslan gibi hükümdarların ok ve yayla kurduğu güçlü bağ, kaynaklarda açık şekilde görülmektedir. Tuğrul Bey’in yanında yay ve ok bulundurması, Alp Arslan’ın ise çocukluğundan itibaren ok ve yayını yanından ayırmaması bu ilişkinin sembolik boyutunu gösterir. Selçuklularda ok ve yay, sikkelerde ve fetihnamelerde de kullanılmış; ok tabi olmayı, yay ise üstünlüğü ve hâkimiyeti ifade eden bir işaret olarak yorumlanmıştır.

Malazgirt Meydan Savaşı başta olmak üzere Anadolu’nun kapılarını açan askeri başarıların arkasında, Türk okçuluğunun hareketli savaş düzeni içinde oynadığı rol büyüktür. Selçuklu dönemi, Osmanlı okçuluğunun kurumsal yapısına giden tarihsel birikimin de önemli aşamalarından biri olmuştur.

Osmanlı Devri Okmeydanları ve İstanbul Okçular Tekkesi

Osmanlı döneminde okçuluk, kuralları ve kurumları olan gelişmiş bir yapıya dönüştü.

Osmanlı dönemi Okçular Tekkesi
Osmanlı dönemi okçuluk
Osmanlı dönemi okçuluk tasviri

Osmanlı devri Türk okçuluğu, Türk okçuluk tarihinin en gelişmiş dönemlerinden biri olarak kabul edilir. Bu dönemde okçuluk yalnızca savaş alanıyla sınırlı kalmamış; kuralları, ritüelleri, meydanları, menzil taşları, esnaf yapıları ve eğitim usulleriyle kurumsal bir hüviyet kazanmıştır.

Osmanlı toplumunda okçuluk; askeri hazırlık, sportif faaliyet, dini ve kültürel uygulamalar, edebi metinler, mimari yapılar ve sosyal hayatla iç içe gelişmiştir. Ateşli silahların savaş alanlarında giderek daha yaygın hale gelmesiyle ok ve yayın askeri işlevi azalmış olsa da okçuluk, sportif ve kültürel değerini uzun süre korumuştur.

Osmanlı okçuluğunun kurumsal anlamda en somut yapısı İstanbul Okmeydanı ve burada faaliyet gösteren Okçular Tekkesi’dir. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından okçulara tahsis edilen Okmeydanı, zaman içinde yalnızca bir atış alanı değil; talim, yarışma, dua, tören, kayıt ve geleneklerin yaşatıldığı büyük bir merkez haline gelmiştir.

İstanbul Okmeydanı ve Okçular Tekkesi

Payitahtta okçuluğun merkezi haline gelen özel bir alan.

İstanbul Okmeydanı’nın tarihi, İstanbul’un fethiyle birlikte başlatılır. Fatih Sultan Mehmed’in fetihten sonra bu alanı okçulara tahsis ettiği ve burada ok atışlarının yapılmasını istediği, kaynaklarda sıkça tekrar edilen bir bilgidir. Bu tahsis, yalnızca spor ya da talim amacı taşımamış; aynı zamanda Müslümanların toplu halde dua edebileceği bir alan oluşturma düşüncesiyle de ilişkilendirilmiştir.

Okmeydanı’nın fethin bizzat gerçekleştiği yer olduğuna dair sonraki dönemlerde çeşitli rivayetler ortaya çıkmıştır. Ancak erken dönem kaynakları dikkate alındığında bu anlatının ihtiyatla değerlendirilmesi gerekir. Daha sağlam görünen bilgi, Okmeydanı’nın fetih sırasında askeri birliklerin bulunduğu hâkim tepelerden biri olduğu ve fetihten sonra okçulara tahsis edildiğidir.

İstanbul’un payitaht olması, Okmeydanı’nın diğer şehirlerdeki okmeydanlarına göre daha özel bir konuma yükselmesini sağlamıştır. Burada yapılan atışlar, tutulan kayıtlar, dikilen menzil taşları, yapılan törenler ve padişahların ilgisi, İstanbul Okmeydanı’nı Türk spor ve kültür tarihinde ayrıcalıklı bir yere yerleştirmiştir.

Okmeydanı’nın Sınırları

Sınırları sürekli korunmaya çalışılan geniş bir vakıf alanı.

Okmeydanı, vakfedildiği dönemden itibaren sınır ihlalleriyle karşı karşıya kalmıştır. Bu sebeple farklı dönemlerde fermanlar, beratlar ve mühimme kayıtlarıyla meydanın hudutları yeniden tarif edilmiş; alanın asıl kullanım amacı dışında kullanılmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır.

Tarihî kayıtlarda Okmeydanı’nın oldukça geniş bir sahayı kapsadığı anlaşılmaktadır. Bu alanın sınırları, zaman zaman çevredeki mahalleler, dereler, tepeler, bağlar ve belirli yapı noktaları üzerinden tarif edilmiştir. Meydanın kapsamı yalnızca bugünkü dar bir alandan ibaret değildir; geçmişte İstanbul’un sosyal ve fizikî dokusu içinde çok daha geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.

Buna rağmen şehirleşme, sınır tecavüzleri, yapılaşma ve zaman içinde yaşanan ihmaller, Okmeydanı’nın daralmasına yol açmıştır. Menzil taşlarının ve meydanın tarihi sınırlarının korunmasına yönelik hassasiyet, Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine kadar farklı biçimlerde gündeme gelmiştir.

Okmeydanı’nın Kullanım Alanları

Atış alanı olmanın yanında dua, tören ve sosyal hayat mekânı.

İstanbul Okmeydanı öncelikle okçuluğa tahsis edilmiş bir alandı. Menzil atışları, talimler, yarışmalar ve kabza alma süreçleri burada yürütülürdü. Ancak Okmeydanı’nın işlevi yalnızca sportif faaliyetlerle sınırlı değildi. Fatih Sultan Mehmed’in tahsisinde vurgulanan dua alanı özelliği, meydanın dini ve toplumsal yönünü de ortaya koyar.

Kıtlık dönemlerinde yağmur dualarının burada yapılması, ordu seferdeyken toplu duaların düzenlenmesi ve kutsal günlerde insanların bu alanda bir araya gelmesi, Okmeydanı’nın dini ve sosyal hayatın da bir parçası olduğunu göstermektedir.

Bunun yanında Okmeydanı, geniş yapısı sebebiyle törenlere ve büyük merasimlere de ev sahipliği yapmıştır. Şehzadelerin sünnet düğünleri, padişah dönemlerinde düzenlenen büyük eğlenceler ve halkın katıldığı programlar, meydanın şehir hayatındaki yerini güçlendirmiştir. Böylece Okmeydanı; atış, talim, dua, tören ve halk buluşmalarının bir arada yaşandığı çok yönlü bir mekân haline gelmiştir.

İstanbul Okçular Tekkesi

Okçuluğun icra edildiği, öğretildiği ve kurallara bağlandığı merkez.

İstanbul Okçular Tekkesi, Fatih Sultan Mehmed tarafından okçulara tahsis edilen Okmeydanı alanı üzerinde zamanla şekillenmiş kurumsal bir yapıdır. II. Bayezid döneminde bu alanda tekkeyi meydana getiren yapıların inşa edildiği kabul edilir. Tekke, bugünkü anlamda bir spor kulübünü andırmakla birlikte, bundan çok daha geniş bir anlam taşır.

Okçular Tekkesi’nde okçuluk yalnızca teknik bir beceri olarak görülmezdi. Atışlar dua, adap, usul, hiyerarşi ve ahlaki kurallar çerçevesinde yapılırdı. Meydana giriş, atış düzeni, kabza alma törenleri, ustalara hürmet, okçular arasındaki ilişki ve meydanın temizliği gibi pek çok konu belirli kurallara bağlanmıştı.

Tekke geleneğinde ok ve yay, özel bir hürmetle ele alınmış; okçuluk faaliyetleri dini ve ahlaki bir çerçeve içinde değerlendirilmiştir. Meydanda sosyal statü farkının geri planda kalması, kabiliyete, ahlaka ve adaba önem verilmesi, Okçular Tekkesi’nin yalnızca sportif değil, aynı zamanda toplumsal bir terbiye mekânı olduğunu gösterir.

Okçular Tekkesi’nin Bina ve Tesisleri

Mescid, hünkâr mahfili, meydan odaları ve namazgâh.

Okçular Tekkesi, yalnızca açık bir atış alanından ibaret değildi. İçinde mescid, hünkâr mahfili, şeyh odası, meydan odası, meşk alanları, mutfak ve namazgâh gibi farklı işlevlere sahip yapılar bulunmaktaydı. Bu yapıların bütünü, tekkeyi döneminin çok yönlü bir spor ve kültür kompleksi haline getirmiştir.

Tekkenin merkezinde yer alan mescid, hem ibadet hem de okçuluk geleneğinin manevi çerçevesi açısından önem taşımıştır. Padişahların tekkeyi ziyaretlerinde kullanabildikleri hünkâr mahfili, meydan şeyhinin odası, kemankeşlerin toplandığı meydan odası ve tekke mutfağı, buranın kurumsal düzenini gösteren yapılardır.

Namazgâh ve minber de Okmeydanı’nın dua alanı olma vasfıyla bağlantılıdır. Zaman içinde doğal afetler, bakımsızlık ve şehirleşme sebebiyle bu yapıların büyük kısmı zarar görmüş; ancak kaynaklar ve arşiv kayıtları, tekkenin geçmişte ne kadar kapsamlı bir yapı topluluğu olduğunu göstermektedir.

Okçular Tekkesi’nin Yönetimi ve Sorumluları

Meydan şeyhi, görevliler ve kabza sahibi kemankeşler.

Okçular Tekkesi’nin düzeni, belirli görev ve sorumluluklara sahip kişiler tarafından yürütülürdü. Bu yapının en önemli görevlisi meydan şeyhiydi. Şeyhü’l-meydan, şeyhü’l-kemankeşân ya da atıcılar şeyhi gibi unvanlarla anılan bu kişi, tekkenin başındaki otoriteyi temsil ederdi. Ataması padişahın onayıyla gerçekleşir, görevi bir beratla resmiyet kazanırdı.

Meydan şeyhinin yanında menzillerden sorumlu kişiler, vakıf işlerini yürüten görevliler, meydan güvenliğini sağlayan korucular, atışlarda okun düştüğü yeri haber veren havacılar, kayıt ve yazı işlerini yürüten görevliler ve tekke mescidinin imamı gibi farklı sorumlular bulunurdu. Bu yapı, Okçular Tekkesi’nin gelişmiş bir idari düzene sahip olduğunu gösterir.

Tekkenin en önemli ritüellerinden biri kabza alma töreniydi. Okçulukta belirli bir seviyeye ulaşan talibin adı sicile kaydedilir ve kişi kabza sahibi kemankeş statüsüne kavuşurdu. Bu tören yalnızca teknik başarının tescili değil, aynı zamanda ahlaki sorumlulukların da hatırlatıldığı bir geçiş merasimiydi. Kabza alan kişiye yayı ehil olmayanlara vermemesi, besmele ve salât ile atışa başlaması, görmediği yere ok atmaması ve meydan adabına riayet etmesi gibi nasihatlerde bulunulurdu.

Okçular Tekkesi’nin Son Yılları ve Yeniden İhya Edilmesi

Harabeye dönüşen bir alanın yeniden faaliyete kavuşması.

Osmanlı padişahlarının okçuluğa ve Okmeydanı’na ilgisinin özellikle II. Mahmud dönemine kadar sürdüğü söylenebilir. Ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren okçuluk, devlet ricali nezdinde eski önemini kaybetmeye başlamış; Okçular Tekkesi de zamanla bakımsızlık, doğal afetler ve şehirleşme baskısı sebebiyle zayıflamıştır.

1894 İstanbul depremi, tekkenin yapıları üzerinde ciddi hasara yol açmıştır. 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde Okçular Tekkesi’nin duvarlarının ve yapılarının büyük ölçüde harap durumda olduğu aktarılmaktadır. Cumhuriyet döneminde de Okmeydanı’nın sınırlarının korunması ve menzil taşlarının muhafazası gündeme gelmiş; ancak alanın eski düzenine kavuşması uzun süre mümkün olmamıştır.

Buna rağmen okçuluk tamamen unutulmamıştır. Vakkas Okatan, Necmettin Okyay, Bahir Özok ve Kemal Gürses gibi isimler, okçuluğun yaşatılması için çaba göstermiştir. 1938 yılında Okspor Kurumu’nun kurulması, geleneksel okçuluğun yeni kuşaklara aktarılması için atılmış önemli adımlardan biridir.

2000’li yıllara gelindiğinde Okmeydanı ve Okçular Tekkesi’nin ihyasına yönelik daha güçlü adımlar atılmıştır. 2005 yılında tekke alanının işgal altındaki bazı bölümleri koruma altına alınmış, 2007 yılında mevcut rölöveler ve belgeler ışığında restitüsyon projesi hazırlanmıştır. Bu sürecin ardından Okçular Tekkesi, 2013 yılında yeniden faaliyetlerine başlamış; geleneksel Türk okçuluğunun hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda tanınmasına katkı sunan bir merkez haline gelmiştir.

Cumhuriyet dönemi okçuluk
Cumhuriyet dönemi okçuluk çalışmaları